19 Ağustos 2017 Cumartesi
Üyelik




Sayaçlar
4.904.134 ziyaret.
46 aktif ziyaretçi.
Misafir MİKROFON

BÜYÜK ARAP BAHARI(!) YA DA ON YILLIK DÖNGÜLER - PROF. DR. SEYİT MEHMET ŞEN



Ergenekon valisi elinde içki kadehi, karşısında Ergenekon paşası olduğu halde Şehrin Ordu Evinde tepiniyordu:

"Bu rektör burada bulunduğu sürece bize rahat yok…"

Evet, gerçekten de öyleydi…

28 Şubata giden yollara taş döşeyen Ergenekon valileri ve paşaları, YÖK'ün önceki ve sonraki başkanlarını da yanlarına alarak kumpaslarını kurmuşlar ve bulundukları şehirleri birer huzur adası haline getiren rektörleri birer birer görevlerinden uzaklaştırıyorlardı…

Çünkü onlar yani 28 Şubata giden yollara taş döşeyen Ergenekon valileri, paşaları, öncesi ve sonrasıyla YÖK başkanları Anadolu insanına ve onun huzuruna oldum olası düşmanlardı…

Onlara göre huzur Anadolu insanına haram olmalı, dolayısıyla Anadolu insanı ne yapılıp edilip huzurla buluşturulmamalıydı…

Gerçekten de Ergenekon valileri, paşaları, öncesi ve sonrasıyla YÖK başkanları kendi açılarından haklılardı(…!)

Çünkü huzurla buluşan; onunla göz göze, diz dize, kucak kucağa yaşamaya başlayan Anadolu insanı kesinlikle kendi huzuruyla yetinmez; sahip olduğu bu huzuru bir başka ülkeye, bir başka ülkede yaşayan bir başka millete taşımaya başlar ve onları da mutlaka huzurla tanıştırma gayreti içine girerdi…

Çünkü Türkü, Kürdü, Çerkezi, Abazası, Gürcüsü ve sayamayacağım kadar çok diğer etnik unsurlarıyla huzur arayışı ve bulduğu huzuru çoğaltıp çoğaltıp başkalarına taşıyışı Anadolu insanının genlerinde, inancında ve kültürel kotlamasında vardı…

Anadolu insanı inancının ve tarihi mirasının gereği olarak huzuru arayacak, bulacak ve bulduğu bu huzuru mutlaka başkalarına götürecek ve onların da huzur içinde yaşamaları için elinden geleni yapacaktı…

Bunun en güzel örneğini daha dün geldiğim Gana'da gördüm…

Anadolu'nun her tarafından, şu ya da bu vakıf ismiyle Gana'ya gelen Anadolu insanının temsilcileri yüreklerinde taşıdıkları huzuru oranın insanıyla buluşturmaya, onların gönüllerinde de huzur çiçeklerinin açmasına ve huzur bahçelerinin oluşmasına gayret ediyorlardı…

Evet, bütün etnik unsurlarıyla Anadolu insanı işte bu idi…

Fakat dedik ya, 28 Şubat'ın yollarına taş döşeyen Ergenekon valileri, paşaları, öncesi ve sonrasıyla YÖK başkanları huzurdan, Anadolu insanının huzur içinde kardeşçe yaşamasından son derece huzursuzlardı…

Çünkü onların görünen görevleri valilik, paşalık ve YÖK başkanlığı gibi kimi unvanları taşısa da; asıl görevleri Anadolu insanının huzurunu bozmaktı…

Ve Ergenekon valilerinin, paşalarının, öncesi ve sonrasıyla YÖK başkanlarının rahmetli Özal'ın atadığı rektörlerin bazılarına can düşman olmaları, onlarla ilgili kumpaslara girmeleri ve bu konuda birbirleriyle paslaşmalarının nedeni; söz konusu bazı yeni rektörlerin Anadolu insanının huzurunu artıracak kimi çalışmaların içine girmiş olmalarıydı…

Çünkü bu yeni rektörlerle Anadolu insanın kültürel kotlaması bire bir örtüşüyordu…

Bu da huzurun Anadolu'nun her tarafına yayılması demekti…

İşte bu durum şehrin valisinin elinde içki kadehiyle ordu evinde tepinmesine neden oluyordu…

Bu arada bir başka şey daha vardı ki, öncesi ve sonrasıyla YÖK başkanlarını çileden çıkarıyor ve bu nedenle onları kendilerini çileden çıkaranlara karşı Ergenekon valileri ve paşalarıyla işbirliğine, kumpaslara ve paslaşmalara sevk ediyordu…

O da bazı yeni rektörlerin, alışılmış rektör tiplemelerinden tamamen farklı bir yapıda olmaları ve bu yapılarının gereğini icraatlarına aksettirmeleriydi…

İşte bu da önceki ve sonraki YÖK başkanlarını çileden çıkarıyordu ve onları mutlaka bunun gereğini yapmaya yönlendiriyordu…

Aksi halde, yani yeni gelen bazı rektörlerin gelişlerine ve kök salışlarına engel olmazlarsa, can ciğer kuzu sarması oldukları monşer rektörlerin büyük büyük çanlarına ot tıkanır, bu durumda da öncesi ve sonrasıyla Ergenekon'un YÖK başkanları bağlı oldukları yerlerden esaslı şekilde azar işitirlerdi…

*

Kısacası, öncesi ve sonrasıyla Ergenekon'un YÖK başkanları, valileri ve paşaları 28 Şubata giden yollara taş döşeyerek Anadolu insanının huzurunu bozmuşlar, güçlenmesini ve ayağa kalkmasını önlemişler, onun dünyanın diğer insanlarına ve ülkelerine huzur taşımasını olabildiğince engellemişlerdir…

Çünkü bu topyekûn onların görevidir…

Yani Ergenekon valilerinin, paşalarının, öncesi ve sonrasıyla YÖK başkanlarının görevi…

Tıpkı 27 Mayıs'a, 12 Mart'a ve 12 Eylül'e taş döşeyenlerin görevi olduğu gibi…

Rahmetli Sabahattin Zaim Hoca'nın ifadesiyle "Türkiye ne zaman take of vaziyetine gelse, bir yolunu bulup onu orada durdururlar"…

Tıpkı görüneni ve görünmeyeni ile daha önce defalarca yaptıkları ve şimdi de yapmaya çalıştıkları gibi…

Evet, Ergenekon mensuplarının değişik isimler, cisimler ve görünümler altında; akıl almaz bahanelerle ve elbet dışarıdaki güç odaklarının yönlendirmesi, planlaması ve yardımlarıyla yaklaşık on yıllık dönemlerle Anadolu insanının ayağa kalkışını önlemelerinin zamanı gelmiş ve çoktan geçmektedir…

Öyleyse bunun için ellerinden gelen her şeyi mutlaka yapacaklardır…

Tıpkı muazzam bir eğitim seferberliği ile bu milleti düze çıkarmak üzere olan Sultan Abdülhamid'i tahttan indiren ittihat terakkicilerin yaptıkları ve sadece on yılda koskoca imparatorluğu paramparça ettikleri gibi…

Evet, tekrar ayağa kalkmak ve pistten havalanmak üzereyiz…

Ve bu on yıllık dönemi kazasız belasız atlatabilirsek, Rabbimden öyle ümit ediyorum ki bizi bir daha ne bir süper güç, ne de onların yerli işbirlikçileri bir daha durduramaz…

Bu bakımdan bu on yıllık dönemi kazasız belasız atlatmak çok çok önemli…

Eğer bu on yıllık huzur ve istikrar dönemini 12-13 yıla çıkartır, halkın oylarıyla cumhurbaşkanını seçecek olursak, bu içimizdeki Truva atlarının, yani güç odaklarının yerli işbirlikçilerinin morallerini bozacaktır…

Çünkü güç odaklarının putperest karakterli yerli işbirlikçileri yaklaşık on yıllık dönemlerin uğuruna inandıkları gibi, ayların belli tarihlerine ve haftanın belli günlerine de inanırlar…

Eğer ayların belli günleri haftanın belli tarihleriyle örtüşmüşse, inandıkları ve çağırdıkları ruhun geleceğine inanırlar ve böyle bir inanışın sonucunda da pis elleriyle düğmeye basarlar…

Bu bakımdan milletçe dikkatli olmak ve ne yapılırsa yapılsın, kesinlikle dolduruşa gelmemek durumundayız…

Çünkü Suriye ile yapılacak bir savaşın galibi kesinlikle biz olmayız…

Bu Suriye'den daha az güçlü olduğumuzdan değil elbet…

Bunun asıl nedeni, Arap Baharının bizim için yapılmış olmasıdır…

Tıpkı Nasrettin Hocamızın yorgan hikâyesi gibi bir şeydir bu…

Ve tıpkı enerji zengini Osmanlı topraklarının İttihat Terakki çetesinin yardımıyla parçalatılması gibi…

Geçirdiğimiz onca tecrübe bize yeter de artar bile…

Öyleyse ne yapıp edip bu kez olsun elimizdeki yorganı kaptırmamalıyız…

Çünkü bu yorganda ittifak içinde olduğumuz bütün devletlerin gözü var…

Bilelim ki, kaptırılacak bir yorgandan bize iade edilecek olanı kesinlikle elimizdeki eski yorganımız olmayacaktır…

Bunu bilmek için allame olmaya ve boyunca kitap yazmaya gerek yok…

Bu kesinlikle bize yapılanı sineye çekmek de değildir…

Bu oynanan büyük oyunun farkına varmak ve bağrımıza taş basarak, acımızı içimize akıtarak uğranacak daha büyük zararı önlemenin yolunu bulmaktır…

Bilelim ki, kimilerinin körükledikleri ve iştahla bekledikleri gibi Suriye ile yapılacak değil bir savaş, ufacık bir çatışma bile bizim ekonomimizi altüst etmeye yetecektir…

Böyle bir durumda da gerek içerde, gerekse dışarıda bu ülke insanı olarak yapacağımız hiçbir hayırlı işi yapamayız…

Hiçbir hamasi duyguya kapılmadan şunu kesinlikle ifade diyorum ki:

Bu ülkenin ve bu milletin güçlü olmadığı bir dünyada insanların huzuru yakalaması ve insanca yaşaması mümkün değildir…

Bu mümkün olmayış uzak yakın bütün komşularımız için geçerlidir…

Bunun en açık şahidi geride bıraktığımız ve bizsiz geçen yirminci yüzyılın bizzat kendisidir…

Evet, bizsiz geçen koca bir yüzyılda insanlığın akıttığı kan ve gözyaşını hesap edebilir misiniz?

İsterseniz bu hesabı yapabilmek için, bir bizim bıraktığımız coğrafyalara, bir de batının güya medeni devletlerinin bıraktıkları coğrafyalara bir bakın bakalım neler göreceksiniz?

Bütün bunları göz önüne alarak söylüyorum ki:

Biz ülke ve millet olarak gerek kendimiz, gerekse insanlık için güçlü olmak ve bu gücü çatışma ve savaş için değil, insanlığın hayrı ve huzuru için kullanmak zorundayız…

Bizi diğer milletlerden ayıran işte bu özelliğimizdir.

Aksi halde bu ülke insanı hem elindeki gücü ve huzuru kaybeder, hem de huzur için yönlerini bize çevirmiş olan milletler huzur arayışı için bir yüzyıl daha beklemek zorunda kalırlar…

İnsanlığa insanlık öğretmiş bir millet olarak buna bizim hakkımız olmasa gerek…

Bu bakımdan aklımızı başımıza alıp, olanları salim kafayla tekrar tekrar gözden geçirmeliyiz…

En azından Mavi Marmara'dan başlayarak nerede hata yaptığımızı mutlaka bulmalıyız…

Öyle ya!

Nasıl bir hata yaptık ki, komşularımızla sıfır problem derken, son on yılın en problemli dönemine geldik…

Bunun için öncelikle biraz olsun susmalı, mahalle ağzıyla yapılan ülke içi çekişmeleri bir yana bırakmalı, bir an önce iktidarı ve muhalefetiyle ortak aklı mutlaka devreye sokmalıyız…

Bilelim ki gün bugündür…

Ergenekon'un ekmeğine yağ sürmeyelim…

Modern ittihatçıların oyununa gelmeyelim…

Kabadayılık yapalım derken, ülkeyi ve bu aziz milleti sonu gelmez maceraların içine sokmayalım…

Telafisi imkânsız olan işlerin altına imzamızı atmayalım…

Bir kere daha tekrar edecek olursak:

Bana göre Tunus'tan başlayan Arap Baharı sadece bizim elimizdeki yorganı küçültmek için yapılmış bir düzenlemedir…

Bu çerçevede yapılanların hepsi asıl senaryoyu gizlemek içindir…

Bu bakımdan Suriye ile yapılacak bir savaşın galibi Türkiye olmayacağı gibi elbet Suriye de olmayacak ve kazananlar sadece güç odakları ve onların yerli işbirlikçileri olan Ergenekoncular olacaktır…

Kaybedenler ise Türkiye, Suriye, bütün İslam dünyası ve tüm yeryüzünün mazlum, mahkûm ve mahrum milletleri…

Böyle bir sonuca razı mıyız?

Böyle bir sonuca razı olmalı mıyız?

Böyle bir sonuca razı olmaya hakkımız ve yetkimiz var mı?

Evet, bütün bu soruların cevabını enine boyuna verelim ki sonunda mutlaka pişman olacağımız, dönülmez bir yola girmeyelim…

Unutmayalım ki, ülkeler arasındaki münasebetlerde dostluklar ebedi olmadığı gibi, düşmanlıklar da ebedi değildir…

Ve Suriyeliler, içlerindeki her türden etnik unsurlarıyla, bizim en yakın komşularımız ve en yakın kardeşlerimizdir.

Hal böyle olunca, kardeşler arasındaki kavgayı düşmanların oyununa gelerek değil, kardeşçe çözmek zorundayız…

Evet, ne yapacaksak yapalım, fakat içteki ve dıştaki düşmanları sevindirmeden; dostlarımızı ve kardeşlerimizi ise üzmeden yapalım…

Ve öyle bir şey yapalım ki, yarın birbirimizin yüzüne rahatça bakabilelim…

Bu özellikle bu ülke insanına ve onu yönetenlere düşen bir görevdir…



DİĞER MAKALELER
Şerafettin DAĞYILDIZI
6102 Sayılı Yeni Türk Ticaret Kanunu Şirket ve Ticaret Erbabına Neler Getiriyor?
Yunus Baki KOÇAK
Asker Salavatlama
Dr.Cihan AVAROĞLU
PİKNİK ZAMANI
Kazım ÜNLÜOL
Kirlenmiş Ruhlar.
Ferhat ÇETİNOĞLU
"GELECEK" - Yunus GÜLDEMİR Anısına
 
www.gerede.net
Gerede Hakkında Herşey
Bu sitede yayınlanan haber, metin, bilgi, yazı ve resimler izin almadan yayınlanamaz. gerede.net hiçbir kişi, kurum veya siyasi görüşün sitesi değildir. Amacımız Gerede ilçemizi tanıtmak ve Geredelileri kaynaştırmaktır.
E-Posta :  haberlesme@gerede.net